
Hala yayında mı bilmiyorum bu program. Ben rast geldiğimde bir öğrenci evinde seyyar anten ile 37" ekranın izin verdiği ölçüde ekran başındaki insana yansıyan orada anlatılan yaşamlara bir tutam yabancılık bir tutam da yakınlık duygusunu iliklerime kadar hissetmişim ki burada sözünü edeyim dedim.
Üç ya da dört konuk aralarında dominantlığa göre rütbelendikten sonra teker teker gelip, en rütbesizleri tüm diğer konukların dertlerine de maruz kalarak, hayatları irdelendikten sonra ortaya çıkan cıngar ve cümbüş karmaşasında mahallenin suskun saatlerine doğan bir çığlığı hatırlıyor insan. İzlediğim bölümde yer alan isimlerden Sevda'nın hayatındaki olaylar ile ilgili telefonlar gelirken, belirsiz şöhretin çok da yamultamadığı ve belli ki programa yaşadıklarından çok yaşayamadıkları yüzünden çıkan görme özürlü piyanist şantör, önce programın sunucusuna övgüler düzdükten sonra, "
... yine de ben bundan sonra programda yer alamayacağım. Pavyondan çıkamadık henüz galiba." diye isyan ederek çekilip giderken verilen tepki çok kısa "
Aa ne münasebet!". Ve dahası orada bir Karadenizli Madonna var, menajer yönlendirmesi ile gelmiş oraya, promosyon dışında da bir derdi yok hani. Onun üzerinden bir kalkan geriliyor programa, "
Pavyondan gelmek ayıp mı? Hem bak bu kızımız da burada pavyondan mı geldi ayol?"
Pavyon konusunda gardlar alındıktan sonra devam eden telefonlarda hep konuğun korunduğu bir oyun oynanıyor ve gedikler hep öyle kazılmış sanki. Gediğe bir taş yuvarlandığı anda orkestraya komut verilip bir süre göbekler atılıyor. Öyle ya da böyle şöhretin verdiği bir koz: kamera önünde olmak.
Şöhretten aslında bu kadar eminken, neden bu
düştümedebiyatı? Bir adım önde sabitlemişken yerini, bir insan neden daha da geriden seslenip halkın çocuğu imajına talip olur? Bir ülkede halkçılık ve karın doyurmak böyle algılanır, kimi kendini çekip giden şantöre, kimi kendini o garip popçu kıza ve kimi de kendini o kavruk soliste benzetir. Karınlar biraz daha doyar.
