18 10 2009

Wordpress

Buradan devam.

16 10 2009

La vida es un carnaval!


Haberler iyi. 15 tane İspanyol ile Almanca kursu görüyorum. İtalyan ve Ganalı ile Pattern Recognition dersi alıyorum. Finler ile bira içip, Belçikalılarla zaman dolduracak aktivite planlıyorum. Almanlar ile yurtta yemek yiyip, yepyeni mobilyalarda oturuyorum. Az biraz sonra bloglamaya devam diyorum.

30 09 2009

Türk Marşı Alla Molto Turca

29 09 2009

Ben son bir yıldır gözlüklerimi siliyorum.

Wind-up Bear from Eric Spiegelman on Vimeo.

28 09 2009

Superwahljahr


Döneme dair belki saçma ve sığ bir yorum olacak ama söylemem gerekli. Ben ne zaman şehir değiştirsem o ülkede iktidar sağ kanada geçiyor ve muhalifliğe devam ediyorum. Gayretle ve ilgiyle...

Nehrim ol gel ak...

"... yine" diye devam eder. Yine sözcüğüne gerek duymayacak kadar boşalttım içimi. Tamtamına ilk ezberlediğim şarkı budur ve İngilizce'ye ilk çevirdiğim de budur galiba. Sözlerin bir getirisi yok zira söylenmiş; Aşk şarkısı değil bu geldi içimden...

Anlayan anlamıştır meramımı.

23 09 2009

Yabancılar buna Challenging diyor, biz ise Mücadele Ruhu.

Gidiş gerçekleştiğinde yine "Oğlum ne zorun vardı?!" diye söyleneceğim içimden ama sonra mükerrer defa anlayacağım ki ben zoru seviyorum. Herkesin bindiği servislere, otobüslere ve dolmuşlara binmek var iken, temeli önceden atılmış bir yaşantıyı günlüğe aktarmak var iken, eldeki ile yetinmek var iken, başka yollara temayülün verdiği güven, seçmenin yaratılabilir bir şans olmadığını, bilakis şansın seçilebilir bir zorluk olduğunu söyleyecek kulağıma. Ancak böyle ise rahat uyurum ben. Zira, şans cesuru korur.

02 09 2009

Eşrefpaşalı

Korsanlar!


Şekilde Alman siyasi partilerinin birbirlerine ve ana akımlara göre konumları gösteriliyor. Bize göre sağ kanattaki büyük kırmızı nokta sosyal demokratları, devamında ise yeşilleri görüyoruz. SPD'den kopan Die Linke ise aynı bölgenin daha kollektif ve sosyalist kanadında. Bize göre sol yandaki kara delik ise Angela Merkel'in CDU'su ve hemen yanında da mavi nokta olarak CSU'yu görüyoruz. Neoliberal politikaları savunan FDP ve FW ise muhafazakar kanadın liberal ucuna yakın. Konuyu buraya taşımama vesile olan parti ise: Korsanlar - Die Piraten. Bilindiği üzere İsveç'teki başarının ardından Avrupa'da korsanlar örgütlenmeye ve politika tanımlamaya başladılar. Alman siyasi sistemindeki izdüşüme göre, Alman Korsanlar, toplumcu kanadın liberal ucunda ilerici kenara yakın duruyorlar ve toplumdaki algı-değer yansıması olarak hümanizma ile bağdaştırılıyorlar. Önderlerinden Jörg Tauss'un SPD'den koptuğunu da söylersek toplumculuğu da es geçtiklerini söyleyemeyiz. Almanya'da salt liberal olmak kolay değil tabi, adamı konuşturmazlar bile bazen. Ancak Korsanlar'ın özdeşleşeceği ideoloji isminden çok toplumda yaratacağı duyarlılık ile anılacak. Böyle geniş tartışmalara fırsat bulacak gelişmiş gündemin ve insanın siyaset ile ilişkisini bu kadar canlı tutabilecek bir akımın Avrupa'da can bulması ve tartışmalara açılması Türkiye için bir şans aslında. Zira AB düzenlemeleri doğrudan etkileyecek bir gidişat söz konusu. Öte yandan Büyük Britanya da telif haklarını yeniden düzenleme arifesinde Korsanlar'ın etkisini göz ardı edemiyor.

Gelinen nokta yeni bir çağın açılacağını müjdeliyor. Bu çağın devinimlerini yaşamayan ülkeler ise hala ve henüz siyasi problemlerin içersinde kördüğüm haldeler.

01 09 2009

Şöhretin Bedeli




Hala yayında mı bilmiyorum bu program. Ben rast geldiğimde bir öğrenci evinde seyyar anten ile 37" ekranın izin verdiği ölçüde ekran başındaki insana yansıyan orada anlatılan yaşamlara bir tutam yabancılık bir tutam da yakınlık duygusunu iliklerime kadar hissetmişim ki burada sözünü edeyim dedim.

Üç ya da dört konuk aralarında dominantlığa göre rütbelendikten sonra teker teker gelip, en rütbesizleri tüm diğer konukların dertlerine de maruz kalarak, hayatları irdelendikten sonra ortaya çıkan cıngar ve cümbüş karmaşasında mahallenin suskun saatlerine doğan bir çığlığı hatırlıyor insan. İzlediğim bölümde yer alan isimlerden Sevda'nın hayatındaki olaylar ile ilgili telefonlar gelirken, belirsiz şöhretin çok da yamultamadığı ve belli ki programa yaşadıklarından çok yaşayamadıkları yüzünden çıkan görme özürlü piyanist şantör, önce programın sunucusuna övgüler düzdükten sonra, "... yine de ben bundan sonra programda yer alamayacağım. Pavyondan çıkamadık henüz galiba." diye isyan ederek çekilip giderken verilen tepki çok kısa "Aa ne münasebet!". Ve dahası orada bir Karadenizli Madonna var, menajer yönlendirmesi ile gelmiş oraya, promosyon dışında da bir derdi yok hani. Onun üzerinden bir kalkan geriliyor programa, "Pavyondan gelmek ayıp mı? Hem bak bu kızımız da burada pavyondan mı geldi ayol?"

Pavyon konusunda gardlar alındıktan sonra devam eden telefonlarda hep konuğun korunduğu bir oyun oynanıyor ve gedikler hep öyle kazılmış sanki. Gediğe bir taş yuvarlandığı anda orkestraya komut verilip bir süre göbekler atılıyor. Öyle ya da böyle şöhretin verdiği bir koz: kamera önünde olmak.

Şöhretten aslında bu kadar eminken, neden bu düştümedebiyatı? Bir adım önde sabitlemişken yerini, bir insan neden daha da geriden seslenip halkın çocuğu imajına talip olur? Bir ülkede halkçılık ve karın doyurmak böyle algılanır, kimi kendini çekip giden şantöre, kimi kendini o garip popçu kıza ve kimi de kendini o kavruk soliste benzetir. Karınlar biraz daha doyar.